Bu Blogda Ara

slider

Son Paylaşılan

Navigation

ANTİKÇAĞ VE TÜRKİYE - 3,4,5,6,7,8

ANTİKÇAĞ VE TÜRKİYE - 3: ANTİKÇAĞ'IN VE ANTİKÇAĞ BİLİMLERİNİN TÜRKİYE İÇİN TAŞIDIĞI ÖNEM
Şunu açıklıkla itiraf etmek gerekir ki, Batı’da, dün olduğu gibi bugün de, genel olarak hâlâ negatif bir Türk-imajı mevcuttur. Bunun en önemli etkenlerinden biri, Anadolu’nun Yeni ve Eskiçağ tarih ve kültürlerinin, geçmiş dönemlerde – ve büyük çapta hâlâ günümüzde – tamamen yabancı ülke bilim kuruluşlarının araştırmalarına ve göreceli yorumlarına terkedilmiş olması; Türk toplumunda ise, buna karşı koyabilecek rasyonalist, rekabetçi ve revizyonist nitelikli zihinsel bir bilim potansiyelinin yeterince gelişmemiş olmasıdır.

Bunun doğal sonucu olarak da bu tür yabancı bilimsel araştırma ve gözlemlerin kültürel-politik yorumları Batı ülkelerinin genelde birleştikleri aktüel politik hedefler doğrultusunda göreceli biçimlenmiş; Türk toplumuna Batı bünyesinde “kabulü kerhen mümkün yabancı” bir unsur olarak bakılmıştır. Bugün hâlâ Türkiye’de “Avrupa bizi tanımıyor, takdir etmiyor” gibi duygusal nitelikli genel bir yargı mevcut ise, bunun temelinde herşeyden önce, ülkemizin tarihini bizzat işleme, yorumlama ve sonuçlarını uluslararası düzeyde savunmada gösterdiğimiz acizlik ve ihmalkârlık yatmaktadır. Bu bakımdan, bu sahalarda yetişmiş bilim adamlarımızın sorunlarına büyük bir titizlik ve hassasiyetle eğilmek, yeni bilim adamlarımızın yetişmesine bütün olanakları seferber ederek yardımcı olmak zorundayız.

İşte söz konusu edilen bu durumlar karşısında Tarih ve Eskiçağ bilimleriyle ulus olarak bizzat uğraşının Türkiye için gerek ulusal, gerekse Batı ile yakınlaşma, hattâ bütünleşme açılarından taşıdığı hayatî önem ve değer ortaya çıkmaktadır. Şu halde, Türk üniversitelerinin ilgili fakültelerinin, evrensel-bilimsel kimliklerinin yanı sıra, böyle topyekûn bir tarih mirasının tam bilincinde, rasyonalist, revizyonist, rekabetçi ve kendine özgü ulusal bir öğretim ve araştırma yapısına kavuşturulması, bunun bilimsel yorum ve sonuçlarının giderek devletin iç ve dış kültür politikasına yansıtılması şart olmaktadır.
*****
ANTİKÇAĞ VE TÜRKİYE – 4: ANTİKÇAĞ TEMEL BİLİMLERİ VE BUNLARIN TÜRKİYE’NİN ARKEOLOJİK DOKUSU İÇİNDEKİ YERİ:

Ortaçağ elyazmalarıyla günümüze ulaşmış olan Hellence-Lâtince edebî kaynakların hemen hemen tamamen işlenmiş olduğu zamanımızda Epigrafi, Nümismatik, Papiroloji gibi temel disiplinlerin Eskiçağ Tarihi, Klasik Filoloji ve Klasik Arkeoloji bilim dallarına ilk elden yeni kaynaklar sağladığı günümüz bilim çevrelerinin artık tartışmasız kabul ettiği bir gerçektir. Bu nedenledir ki, söz konusu disiplinler artık, eskiden olduğu gibi “yan” ya da “yardımcı bilimler” olarak değil, “Temel Bilimler” olarak tanımlanmaktadır. Eskiçağ araştırmalarını, tümüyle yazılı belgelere ve empirik araştırmalara dayanan Epigrafi, Nümismatik, Papiroloji ve bunların yanında Tarihî Coğrafya disiplininin verilerinden yararlanmadan yürütmek bugün artık imkânsızlaşmıştır. Çünkü, yeni kaynaklara başvurmadan yapılan Tarih bilimi dinamizmini kaybederek durağanlaşmaya, giderek vasıfsızlaşarak öğretici ve eğitici işlevini yitirmeye mahkûmdur. Eğer Eskiçağ Tarihi bilimini Ortaçağ, Yeni ve Yakınçağ tarih bilimleri yanında günümüz toplumlarına zihinsel hayatiyet sağlayan büyük bir sarnıca benzetirsek, Epigrafi, Nümismatik, Papiroloji ve Tarihî Coğrafya temel bilim dallarını da, bu sarnıcı sürekli kaynak suyuyla besleyen pınarlara benzetebiliriz.

Tarih bilimiyle uğraşı, günümüz kültür toplumlarında insanlığın geçmişi ile yapılan evrensel bir hesaplaşma, bir anlamda bilimsel bir mahkemedir. Tarihçiler, filologlar ve arkeologlar ise bu büyük ve sürekli mahkemenin yargıçları durumundadırlar. Bu hâkimlerin önüne Hellen-Roma geçmişinin derinliklerinden iki ayrı kaynak türü gelmektedir: 

1) Konuşan kaynaklar ki, bunlar; Klâsik Filoloji biliminin konusunu oluşturan, günümüze Ortaçağ elyazmaları yoluyla ulaşmış antik edebî eserler; Epigrafi bilimin değerlendirdiği, ezici çoğunluğu antik taşlar üzerinde doğrudan doğruya günümüze gelen yazıtlar; Nümismatik biliminin araştırdığı sikkeler ve Papiroloji bilimin incelediği papirüsler gibi yazılı olarak günümüze ulaşan kaynaklardır; 

2) konuşmayan kaynaklar ki, bunlar da Arkeoloji biliminin araştırma alanını oluşturan heykel, resim, mimari kalıntı, araç-gereç gibi maddi kültür kalıntılarıdır. 

Bu iki kaynak türünün gerçeği ortaya çıkarmak için uğraşan Tarih bilginine verdikleri ifadenin tarzı ve değeriyse değişiktir: Biri konuşur nitelikli olup, yoruma dayanan yargıya yalnızca ayrıntıda yer bırakırken; diğeri susar nitelikli olup, ifade etmek istediği tarihî durum büyük çapta tarihçinin, arkeoloğun, filoloğun yorumuna bağlı kalmaktadır. Bu bakımdan, yazılı kaynak ve belgeler tarih araştırmacılığında birincil ve temel değer taşımaktadırlar.
*****
ANTİKÇAĞ VE TÜRKİYE – 5:
ANTİKÇAĞ TEMEL BİLİMLERİ VE BUNLARIN TÜRKİYE’NİN ARKEOLOJİK DOKUSU İÇİNDEKİ YERİ

Türkiye’de yapılan yüzey araştırmaları ve kazılarda çıkan Antikçağ malzemesinin %50’sine yakın bölümünü epigrafik ve nümismatik buluntular oluşturmakla birlikte, Türk üniversitelerinde doğrudan doğruya bu malzemeleri araştırmayı hedefleyen bağımsız bölüm ve bilim dallarının bulunmayışı, Hellence ve Latince öğretiminin ise, oldukça zayıf olması ya da hiç olmaması, ilgili alanlarda yetkin bilim adamı yetiştirilmesini tamamen önlemekte; bunun sonucu olarak, gerek akademik düzeyde, gerekse sahayla ilgili araştırmalarda ve diğer kurumlarda (örneğin müzelerde) büyük bir boşluk ve çarpıklık ortaya çıkmaktadır. Tarihî belge değeri arkeolojik malzemeye kıyasla çok daha büyük olan bu buluntular Türkiye’de halen ve hemen hemen tümüyle yabancı bilim kuruluşları tarafından arşivlenip bilimsel olarak değerlendirilmektedir.

Sayısal bir kıyaslama yapılacak olursa, halûhazırda Türkiye’de aktif olarak araştırma yapan yabancı epigrafist ve nümismat sayısı (kazı ve yüzey araştırmaları dahil) ile bu alanlardaki Türk araştırmacıların sayısı arasındaki oran 1/10 Türkler'in aleyhinedir. Oysa bu oran tam aksine bir durumu ifade etmeliydi. Yabancı bilim adamlarının yurdumuzdaki etkinlikleri her ne kadar rekabetçi bir bilim zihniyetinin doğması ve bilimin evrensel karakteri açısından yararlı ve gerekli ise de, bunların sayılarının özellikle “zihinsel bilimler” alanında yerli bilim adamlarının sayısından kesinlikle fazla, hele kat kat fazla olmaması gerekirdi. Bunun sakıncalı doğal sonuçlarına, göreceli tarih yorumu çerçevesinde daha önce değinmiştim. Kaldı ki, rekabet eşit şartlar altında yapıldığı zaman atılımcı ve yaratıcı, aksi takdirde yıldırıcı ve teslimiyetçi olmaktadır. Eskiçağ temel bilimleri araştırmacılığında Türkiye’de etkinlik gösteren yerli ve yabancı bilim adamları arasında, en mütevazi şekliyle bile düşünülse dahi, ne sayısal ne de maddî açıdan bir denge mevcuttur. Bu yarış ve rekabet, halk tabiriyle “emmim atlı, ben yayan” olmaktadır.

Eşit şartları yaratabilmek içinse, ilkin bu alanda halûhazırda aktif olarak çalışan Türk bilim adamlarıyla yabancı ekipler arasında “geçici” statülü bir denge sağlanması; ikinci aşamada, söz konusu temel bilimlerin üniversitelerimizde dinamik ve bağımsız bir biçimde yeniden yapılandırılması zorunluluğu vardır. Ancak bu sağlandığı takdirde, üçüncü aşamada, yabancı bilimsel kuruluşlarla koordinasyonlu ortak çalışmalara sistemli olarak yönelmek ve Türk bilimine rekabetçi, yaratıcı, kısaca sağlıklı bir yapı kazandırmak mümkün görünmektedir. 
*****
ANTİKÇAĞ VE TÜRKİYE – 6:
ANTİKÇAĞ TEMEL BİLİMLERİ VE BUNLARIN TÜRKİYE’NİN ARKEOLOJİK DOKUSU İÇİNDEKİ YERİ

Türk üniversitelerinde Antikçağ temel bilimlerinin bağımsız bir biriminin ve devlet bünyesinde bir "Arkeoloji Enstitüsü"nün bulunmayışı ve dolayısıyla uluslararası olarak kendini kabul ettirmiş yayın organlarının olmayışı, herşeyden önce bu alanlarda bilgi birikimini engellemekte, zaten çok az sayıdaki Türk bilim adamlarının etkinliklerinin de sınırlı kalmasına, büyük özverilerle yaptıkları uluslarası düzeydeki bilimsel etkinliklerin de yabancı dergilerde ve yayın organlarında yayımlanmasına yol açmaktadır. Bu ise, Türkçe’de ilgili alanda bilimsel terminoloji üretimini engellediği gibi, Türk üniversitelerindeki mevcut Eskiçağ Tarihi, Klasik Filoloji ve Klasik Arkeoloji bilim dallarının ya durağanlaşmasına ya da dışa bağımlı bir işlev göstermesine yol açmaktadır. Sonuçta, ne Türk dili, ne Türk bilimi ne de Türk toplumu, ülkenin sahip olduğu alabildiğine zengin Tarih ve Arkeoloji potansiyelinden yeteri kadar zihinsel dinamizm alamamaktadır.

Bu durumun müzelere yansıyan somut meslekî sonuçları ise daha da düşündürücüdür: Türkiye’deki hemen her müzede yüzlerce, hattâ binlerce Hellenizm ve Roma çağlarına ait epigrafik-nümismatik buluntu sergilendiği ya da depolandığı ve çevre bu tür buluntularla dolu olduğu halde, bu müzelerde uluslararası düzeyde yetişmiş tek bir (!) Epigrafi veya Nümismatik uzmanı bulunmamaktadır. Bu durum, eser ile eserden sorumlu eleman arasında olması gereken organik ilişkiyi kesmekte; bu yüzden müzelerde Epigrafi ve Nümismatiği içeren bilimsel etkinlik, en çok ihtiyacı duyulmasına rağmen, sıfır (!) düzeyde kalmaktadır. Uzmanlık alanı dışındaki işlerle görevlendirilen müze elemanları ise, motivasyonlarını yitirmekte ve giderek "vasıfsız devlet memuru" durumuna düşmektedirler. Kısaca, Epigrafi ve Nümismatik bilim dallarının üniversite öğretim programlarında bağımsız bir birim çerçevesinde yer almayışı, bu temel bilimlerle doğrudan ilişkili diğer bilim dallarında ve kurumlarda, gerek akademik, gerekse meslekî öğretim ve araştırmanın büyük ölçüde kısıtlı kalmasına, hattâ niteliklerini yitirmesine yol açmaktadır.

Şu halde üniversitelerde söz konusu temel bilim dallarının ve kadrolarının bir an önce bağımsız bir biçimde kurulmasında ve bir "Türk Arkeoloji Enstitüsü"nün devlet bünyesinde ihdas edilmesinde, üniversitelerde bağımsız bir şekilde kurulacak olan bu dalların akademik etkinliklerinin yanı sıra, çevrenin antik karakteristiğine uygun meslekî öğretime de ağırlık vermelerinde büyük zorunluluk ve aciliyet vardır. Bu sahada gerek müzelerde, gerekse sahayla ilintili çalışan diğer kurumlarda (örneğin belediyeler, orman işletmeleri, gümrük daireleri ve sınır kapılarında) büyük bir uzman eleman açığı bulunmaktadır. 

Bu bakımdan üniversitelerde Epigrafi ve Nümismatik temel bilimlerinin bir arada temsil edildiği bağımsız birimlerin kurulması için ihtiyaç gösterilmesi ve talepte bulunulması çok yerinde olacaktır.
*****
ANTİKÇAĞ VE TÜRKİYE – 7:
TÜRKİYE’DEKİ ANTİKÇAĞ YÜZEY ARAŞTIRMALARINA İLİŞKİN SORUNLAR

Türkiye, sahip olduğu olağanüstü tarih zenginliği dolayısıyla, Batı’da Antikçağ temel bilimleriyle uğraşan enstitülerin birinci derecede araştırma sahasını oluşturmaktadır. Eskiçağ Tarihi’ne ilişkin edebî kaynaklar Klasik Filoloji çerçevesinde tamamen işlenmiş, Antik Devir kültürüne en sahipliği yapan diğer ülkelerdeki (örneğin Yunanistan, İtalya, İspanya v.s.) arkeolojik, epigrafik, nümismatik ve tarihî coğrafî kaynakların ise ya büyük bölümü işlenmiş ya da bunların araştırılması çok sıkı ulusal kurallara bağlanmış olduğundan, Türkiye’deki tarihî kaynaklara Antikçağ temel disiplinleriyle uğraşan Batı üniversitelerinde en kolay yoldan taze bilgiler kazandıracak tek ve zengin ülke gözüyle bakılmaktadır. 

Çünkü, Türkiye’de bu konuda yabancı bilim adamları için uygulanan herhangi yasal önemli bir kısıtlama bulunmadığı gibi, kültür politikamız çerçevesinde uygulanan bir denetleme mekanizması da yoktur. Birçok araştırma ilgili makamlardan izin almadan dahi yapılabilmekte, konuyla ilgili yayınlar Türk makamlarınca layıkıyla takip edilememektedir. İlgili sahalarda etkinlik gösteren Türk bilim adamlarından oluşan bir bilirkişi uygulamasının bulunmayışı, durumu daha da karmaşık boyutlara ulaştırmakta, Anadolu kültür mirasına “sahipsiz bir mal” gözüyle bakılmaktadır. Kısacası, Türk Antikçağ bilimcileri kendi ülkelerindeki kültür değerleri üzerinde çalışabilmek için yabancı bilim kuruluşlarıyla umutsuz bir mücadeleye girişmiş gibi görünmektedirler. 

Türk devlet ve bilim kuruluşlarının, Anadolu uygarlıklarnın bugün tek resmî mirasçısı olmaları sıfatıyla, Antikçağ araştırmacılığında hiç olmazsa kendi ülkelerinde birinci derecede sorumluluk üstlenmeleri ve etkinlik göstermeleri gerekirken – ki bu doğal bir haktır  -, yabancı ülkelerdeki genel yargı, Türkler’in Anadolu’nun zengin tarihî yapısına uygun, kendine özgü bir tarih bilinci ve kültür politikasından henüz yoksun bulundukları, Türk üniversitelerinin bu tür araştırmalara yatkın olmadığı, yeteri kadar elamanları, kitapları ve ekonomik güçlerinin bulunmadığı yönündedir. Bu olumsuz imajdan hareket edilerek 1960’lı yıllardan itibaren Türkiye’de Antikçağ temel bilimleri alanlarında yabancı kökenli yüzey araştırmaları hız kazanmış, bugün ise Türk biliminin geleceğini vebal altına sokacak bir düzeye ulaşılmıştır. 

Bu negatif imajdan kaynaklanan ve son yıllarda giderek yoğunlaşan daha da vahim bir durum vardır: O da, Türkler’in sahip olduğu Hellen-Roma kökenli tarihî anıtları ya salt “TURİSTİK MATAH” ya da “DEFİNECİLİK” olarak gördükleri, turist getirmeyen ya da para değeri olmayan bu tür eserlerin “düşman kavim kalıntıları” olarak yok olmasına göz yumdukları, bu eserlerin bir an önce “uygar dünyanın temsilcileri olarak” Batılı bilim kuruluşları tarafından yok olmaktan kurtarılması gerektiği inancıdır. Bunun en tipik örneklerini yabancı bilim adamlarının Türkiye’de yapacakları araştırmalar için ülkelerindeki araştırma kurumlarına ödenek sağlamak amacıyla verdikleri dilekçelerde ileri sürdükleri gerekçelerde ibretle izlemek mümkündür.
*****
ANTİKÇAĞ VE TÜRKİYE – 8: NE YAPILABİLİR?

Bundan önceki paylaşımda sözünü ettiğim sakıncalı durum kendini özellikle şu şekilde ortaya koymaktadır: Anadolu’da yüzeyde rastlanan bütün tarihî kültür varlıkları büyük ölçüde yabancı araştırmacılar tarafından bilgisayar aracılığıyla kayda geçirilmekte ve bunlar bağlı oldukları üniversitelerin ya da bilim kuruluşlarının bilgi merkezlerinde arşivlenmektedir. Gelecekte söz konusu bilim alanlarında araştırma yapacak Türk bilim adamları, Türkiye’deki hızlı kentleşme, endüstrileşme ve elbette "definecilik" süreci dolayısıyla her gün yok olan bu kültür varlıklarını inceleyebilmek ve sahip çıkabilmek için, yabancı üniversite bilgisayar arşivlerine muhtaç olma durumuna düşeceklerdir. Antikçağ Bilimleri alanında bir zamanlar öğrenim amacıyla yoğun bir şekilde dışarıya eleman gönderilmişken, kısa bir süre sonra bu sahalarda araştırma yapabilmek için de tamamen dışarıya bağlı kalınacaktır. 

Böyle gafil bir duruma düşülmemesi için, soruna acilen bir çözüm aranması ve bulunması gerekmektedir. Çözüm yolu aranırken, ülkenin – bütünü kapsayan – "tarih ve kültür politikası" çerçevesinde yabancı bilim kuruluşları ile karşılıklı yarar prensibine dayalı bir orta yolun bulunması kesinlikle göz önünde tutulmalıdır. Çünkü dünya ile bütünleşme sürecinde olan Türkiye’nin yalnızca ekonomi alanında değil, özellikle de kültür sahasında yabancı bilim kuruluşlarının etkin rol oynamasına gereksinimi vardır. Ne var ki bu etkinlikler, ülkenin tarih bilincine gölge düşürmeyecek bir konumda gelişmeli ve her iki tarafın da eşit derecede yararına işleyen bir işbirliğine mutlaka dönüştürülmelidir.

“Antikçağ ve Türkiye” çerçevesindeki mevcut sorunlar karşısında ne yapılabilir? Her şeyden önce, Türk kültür politikasında önemli bir yeri olması gereken Anadolu Eskiçağ Tarihi; hepsi üniversitelerde aynı birimde temsil edilen Epigrafi, Nümismatik ve Tarihi Coğrafya temel disiplinleri çerçevesinde ilk elde yüzey araştırmacılığı ağırlıklı bir yörüngeye oturtulmalıdır. Yabancı bilim kuruluşları Türkiye’deki bu çarpıklığın elbette farkına varmışlar ve konuya giderek artan bir dikkatle sahip çıkmaya başlamışlardır. Bu bir yandan sevindirici, öte yandan ise Türk bilim kuruluşları adına ne yazık ki düşündürücü bir durumdur. Çünkü, yabancı bilim kuruluşları için bu tür araştırmalar nihayet kendi evrensel kültür politikaları çerçevesinde ele alınan "medenî" bir davranış biçimi iken, Türkiye için "ULUSAL BİR KÜLTÜR SORUNU"; yani, kendine özgü bir "TARİH BİLİNCİ" içinde "tanıma ve tanıtma stratejisi"dir. Arkeolojik kazı ve araştırmalarla uğraşı birçok ülke için kültürel-bilimsel bir prestij sorunu iken ve bunu kendi aralarında bir yarış anlayışı içinde sürdürürlerken, Türk devlet ve toplumu için "TARİHÎ BİR VECİBE" ve bundan da öte, "TARİHÎ-KÜLTÜREL KİMLİĞİNİ KANITLAMA" sorunudur. Şu halde kendimizi başkalarından öğrenme durumuna düşmemeliyiz.

Yüzey araştırmalarına ağırlık vermek ise, yalnızca Kültür Bakanlığı’nın, müzelerin ve üniversitelerin mevcut etkinlikleriyle mümkün görünmemektedir. Bu politikayı yürütmek ve bu sahalarda yetkin elemanlar yetiştirmek için, öncelikle, - daha önce de değindiğim gibi – üniversitelerde tüm Antikçağ temel disiplinlerini içinde barındıran birimlerin kurulması ya da mevcut birimlerin bu yönde yeniden yapılandırılması gerekmektedir.


[BİR SONRAKİ PAYLAŞIMDA Devamı var]
PAYLAŞ
Banner

Danisman Hocam

YORUMLAR:

0 comments: