Bu Blogda Ara

slider

Son Paylaşılan

Navigation

Bizans devrinde hipodrom nedir hakkında

Hipodrom, tarihte ilk olarak Antik yunan ve Roma medeniyetlerinde görülen, atlı
sporların yapıldığı stadyum, koşu yolu. Geçmişte hem at hem de atlı araba yarışları için kullanılan bu alanlar, günümüzde sadece önemli bir şans oyunu olan at yarışları için kullanılmaktadır. Ayrıca hipodrom sözcüğü artık yalnız koşu pisti için değil aynı zamanda atların ahırlarını da içeren tüm spor tesisi için kullanılmaktadır.
Hipodrom İlk olarak Septimius Severııs (193-211) tarafından 196 yılında halkı memnun etmek amacıyla yaptırılmıştır. Fakat hipodrom asıl haşmetini, canlılığını M. S. 4. yüzyılın başlarında Konstantin 1 (303 - 337) tarafından genişletilerek yeniden inşa edilmesiyle kazanmıştır.

HİPODROMUN MİMARİSİ:
Hipodromun mimarî yapısı hakkında bize en iyi malûmatı veren kaynaklardan biri hiç şüphesiz Veronalı rahip O. Panvinio'nun eserinde yayınladığı resimdir. Bu resimde 370 m. uzunluğunda ve 120 m. genişliğinde olan hipodromun kısa kenarlarından birinin yarım daire şeklinde nihayetlendiği,
diğerinde de kathismanın (İmparator locası) bulunduğu görülmektedir

İlk zamanlar burada sadece vahşî hayvanlar ile gösteriler yapıldığından hayvanların halkın üzerine saldırmasını önlemek maksadıyla, oturma kademelerinin (Gradenler) önüne oldukça derin .hendekler kazılmıştı. Yarış sahası, üzerinde bazı anıtların bulunduğu spina ikiye ayırıyordu ki bugün bunlardan sadece Thedcsius I dikilitaşı, yılanlı sütun ve Konstantin VII sütunu kalmıştır.Bu sahayı kuşatan 30 ilâ 40 basamaktan ibaret oturma kademeleri 40.000 den fazla seyirciyi, bir rivayete göre de 100.000 kişiyi rahatça istiap edebilecek büyüklükte idi. Kademelerin en üst basamağını, benzerleri antik devir stadyumlarında görülen ve hipodromun bütün heyeti umumiyesine hâkim bir galeri çeviriyordu. Gayet iri payelerle desteklenen oturma kademelerinin altında meydan ile yakın bir irtibatı olan ve
yüksek pencereler vasıtasiyle aydınlatılan müteaddit odalar bulunyordu. Bu odalarda Romalılar kafesler içerisinde vahşî hayvanları, Bizanslılar da at, deve ve filleri hipodrom oyunları için barın
dırmışlardı. Hipodromu üç yönden kuşatan oturma kademelerinin nihayete erdiği kuzey cihetinde, yerinin bugünkü Alman çeşmesinin bulunduğu mahalle tesadüf ettiği ancak 1918 yılında anlaşılan kathisma yer almıştı. Adeta küçük bir saray hüviyetinde olarak 24 sütun üzerine inşa edilen bu binanın içinde bir kabul salonu, bir yemek salonu ve ayrıca muhtelif odalar ile birlikte alt katta muhafızlar için ayrılmış özel bölmeler bulunuyordu. Kathisma'nın halkın oturduğu kısımla: ile hiç bir irtibatı olmamasına bilhassa dikkat edilmişti. Zira burada bir çok defa imparatorlar tatsız hâdiselere maruz kalmış, hakarete uğramış, hatta taş yağmuruna tutulmuşlardı. Müsabakalar esnasında halkın
feveranı başlayınca imparator bir koridor vasıtasiyle kolayca yandaki sarayına geçebiliyordu.
Konstantin I ve ondan sonraki imparatorlar hipodromu Roma'dan, Yunanistandan, Ege adalarından, Sirakuzadan getirttikleri mermer, tunç ve bakır heykeller ile süslemişlerdi. Bu heykeller arasında Periklesin, Augustusün Lıısimahos'un portrelerini. Fidvasın Roma kopyası eserlerini ve Romüs
ile Rımülüse süt veren dişi kurdu görmek mümkün oluyordu.

Fakat ne yazıktır ki bu eserlerden sadece 1204 yılında Lâtin istilâsı sırasında kathismanın üzerindeki kuleden sökülerek Venedik St. Marc kilisesine götürülen tıınç atlardan müteşekkil heykelgurubundan başka hiç bir şey kalmamıştır. Senato tarafından Korent şehrinden Roma'ya getirilen bu heykel gurubu önce Neron sonra Trajan tak-ı zaferlerini süslemiş, bilâhare de Konstantin T tarafından İstanbul'a getirilmiştir. E. Mamboury bu gurubun Thedcsius II  (408 - 4J0) tarafından doğrudan doğruya Sakız adasından İstanbul'a gelmiş olabileceğinin de ihtimal dahilinde olduğunu belirtmiştir
Lâtin istilâsı sırasında, hipodrom en amansız zarar ve tahribatı maalesef Haçlılardan görmüş, buradaki oyunlar, müsabakalar tatil edildiği gibi üzerlerindeki madenlcri eritmek için heykeller ile birlikte muhtelif abideler de tahrip edilmiştir. Bütün bu olaylardan sonra hipodrom bir daha eski canlılığını alamamış ve inhitat Paleologların hükümranlığı sırasında da (1261 -1453) devam edip gitmiştir.

SPİNA ÜZERİNDEKİ DİKİLİTAŞLAR :
Thedcsius I dikili taşı : İki parçadan meydana gelen 20 m. yüksekliğindeki dikili taşın kaidesi Bizans, yekpare pembe mermerden olan kendisi ise bir Mısır eseridir. M. Ö. 1500 yılında Hiyeropolis şehrindeki bir mabedin önüne Tutmosis IH'e izafeten bir zafer anıtı olarak dikilen bu taşın üzeri hiyeroglif yazılar ile doldurulmuştur. Ancak 1823 yılında okunabilen , yazıların muhteviyatını Bizanslılar anlıyamadığından bunları bir nevi tılsım olarak kabul etmişler ve bu inançları İstanbul'un
fethinden sonra da uzun müddet devam etmiştir.

Benzerlerine Roma ve Paris Konkord meydanında rastlanan dikilitaşı Konstantin II (337 - 361) İstanbul'a getirmek için yerinden indirirse de İmparatorun âni ölümü ile bu teşebbüs yarıda kalır. Aradan geçen 30 yılı mütecaviz zaman içerisinde İstanbul'u yeniden imar eden Thedosius I (379 -
395) spina üzerinde kaidesini hazırladığı bu taşı hipodroma getirir, fakat yerine diktirmeğe muvaffak olamadan o da ölür. Bu sefer bir müddet de hipodromda yerde yatan taşı Arkadyüs (395 - 408) zamanında İstanbul valisi olan Proclus M. S. 400 yılında mevcut kaidenin üzerine mancınıklar ve bucıırgatlar vasıtasiyle yerleştirir.

İlk devir Bizans plastik sanatı hakkında, bize oldukça mükemmel bir fikir veren dikilitaşın kaidesinde ilci kitabe bulunmaktadır. O devirde âdet olduğu veçhile Grekçe ve Lâtince olarak iki ayrı lisanda yazılan bu kitabeler arasında ifade bakımından bazı ayrılıkların olduğu kolayca müşahedeedilmek
tedir.

Sanat tarihçisi G. Brunst kitabelerde dikilitaşın kaç günde yerine yerleştirildiğinin sarih olarak belirtildiğini ileri sürerek, kabartmaların sonradan yapıldığını iddia eder. Fakat kabartmalar işlendikten sonra boş bırakılan yere kitabelerin bilâhare yazılmış olduğu da düşünülebilinir.
Beyaz mermer kaidenin dört tarafına kabartma reliefler halinde birbirine benzeyen temalar işlenmiş ve her cephenin ortasında esas kompozisyonu imparator locası teşkil etmiştir. Bu localarda Thedosius I yanında karısı iki oğlu Arkadyüs ve Honorius ile birlikte tasvir edilmiştir. Ayrıca yanlarında ileri gelen devlet adamları, muhafızlar ve ayrı bir sıra halinde de seyirciler görülmektedir. Bunların önünde hipodromda cereyan eden hâdiseler, Bizansın mağlûp ettiği kavimler, dikilitaşın dikilmesi olayı, yarışan arabalar, dansözler ve çalgıcılar bir sinema şeridi gibi gösterilmiştir.
Konstantin sütunu (Örme sütun): Konstantin VII (911 -955) tarafından M. S. 944 yılında spina üzerine inşa edilen bu âbide, o zamanlar tepesinde bulunan tunç bir kürre ile birlikte 32 m. yüksekliğinde idi. Kaidesindeki, içerisinde Konstantinin de ismi okunan mermer bir kitabeden V. yüzyılda Rodos'ta bulunan büyük bir âbideden daha gösterişli bir eser meydana getirmek amacıyla yaptırıldığı anlaşılmaktadır.

Sütunun üzeri o zamanlar Basileus I'in (867 - 886) yaptığı muharebeleri tasvir eden
tunç levhalar ile kaplanmış bulunuyordu. Fakat ne yazıktır ki Lâtin istilâsı (1204) sırasında, bu levhalar hunharca yerlerinden sö-külerek muhtelif işler için, bilhassa para basmak maksadiyle kullanılmıştpır. Bugün sadece kesme taştan kütlevî bir şekil arzedenâbide üzerinde sökülen tuçn levhalara ait çivilerin izlerini görmek mümkündür.

Yılanlı sütun (Burmalı sütun): Menşei araştırıldığında birbirine sarılmış üç tunç yılanın başlan üzerinde taşıdığı antik devre ait üç ayaklı bir tütsü kazanı olduğu anlaşılan bu eser Yunanistan'ın Delfi şehrinden K. Konstantin I tarafından İstanbul'a getirilmiştir. Yılanlı sütun, M. Ö. 5. yüzyıl sonlarında Yunanlıların memleketlerini istilâ eden Perslere karşı kazandıkları Plâtea (479) ve Salamis (480) zaferlerinin bir hâtırası olarak ele geçen silâhların eritilmesiyle yapılmış ve bir şükran ifadesi olarak da Delfi Apollon mâbesine hediye edilmiştir. Perslere karşı müttefik olarak savaşan 31 Yunan kolonisinin baş şehirlerinin isimleri sütunun üzerine kazılmış olup bugün dahi bunların okunabilmesi mümkündür.

İstanbul'da mevcut âbidelerin en eskilerinden olan yılanlı sütun aslında 8 m. boyunda ve 29 burmadan ibaret olmasına rağmen halen sadece 5 m. lik bir kısmı kalmıştır. Yılanların başları üzerinde taşıdığı mitolojik üç ayaklı kazan ise daha sütun İstanbul'a getirilmeden önce Delfi'de iken kaybolmuştu.
Bugün mevcut olmıyan yılanların başlarının XVII. yüzyıl sonlarına kadar bulunduğunu Hünernamedeki minyatürler ile Alman ressamlarından Bretchenda ve Taks Davis'in resimlerinden öğreniyoruz. Bu başların ne zaman ve nasıl koptuğu kesin olarak bilinmemekle beraber içlerinden bir tanesinin üst kısmı İstanbul Arkeoloji Miizesindedir.

TÜRK DEVRİNDE HİPODROM :
İstanbul fethedildiği sıralarda hipodromun o eski haşmetinden arkada sadece spina üzerinde bir kaç âbide, cturma kademelerinin bir kısmı ile kathismanın istinat ettiği sütunlar kalmıştı. Fetihten sonra baş-layan imar faaliyeti esnasında burada bakiye kalan mermerler, geniş döşeme taşlan, basamaklar birer birer alınarak meydanın civarında inşa edilen binalarda kullanılmış ve kısa bir zaman içerisinde açılan meydan Türk sipahilerinin talim yeri olmuştur. Bundan sonra artık Bizansın araba yarışlarına
mukabil Türklerin millî oyunu cirit bu meydanda oynanmaya başlamıştır.Türkler tarafından bundan sonra çok yerinde olarak At meydanı ismi verilen hipodromda inşa edilen binaların en mühimleri Kanunî'nin sadrazamlarından İbramim Paşanın sarayı ile Ahmet I'in yaptırdığı
Sultan Ahmet Camiidir

Bu âbidelerden başka hipodrom civarında inşa edilen Bayezid H'nin hazinedar başısı Firuz Ağanın camii. Mimar Sinan'ın meşhur Ayasofya hamamı (Haseki hamamı) ve hatta Ayasofya camii avlusun
daki Türk sanat ekleri iki ayrı devri birlikte yaşatan meydanda Türk mimarisinin en güzel örnekle
ridir. Asırlar boyunca İstanbul'un en hareketli yerlerinden biri olan hipodromda büyük saray düğünleri, eğlenceler yapıldığı gibi en muhteşem Türk binaları da buraya nazır olacak tarzda inşa edilmişti.Burada yapılan ilk büyük merasim 22 M ay ıs 1524 de Kanunînin kardeşi Hatice Sultan ile İbrahim Paşanın o zamana kadar görülmemiş bir tantana içerisinde cereyan eden düğünleridir. Düğün günü. hipodroma çadırlar ile birlikte padişahın tahtı kurulduktan sonra, ikinci vezir Ayas paşa yanında yeniçeri ağası olduğu halde saraya giderek Kanunî'yi davet etmiş, bunu takip eden yedi gün içerisinde sipahilere, silâhtarlara, uhıfecilere, cebecilere ve topçulara pek zenîin bir surette ziyafetler çekilmiştir. Düğiin'.in sekizinci günü yeniçerilere, vezirlere, beylerbeylerine ve sancak beylerine ayrıca
ziyafetler verilmiş, bunu takiben gelinin celi izini götüren büyük bir alay Topkapı Sarayından İbrahim Paşanın sarayına gelmiştir.Bütün bu olaylar devam ederken hipodromda oyunlar, eğlenceler, güreşler, ok atma yarışları ve resmi geçitler yapılıyordu. Kanunî birinci Viyana kuşatmasından döndükten bir müddet sonra üç şehzade sinin (Mustafa, Mehmet ve Selim) gayet debdebeli bir şekilde sünnet düğünlerinin yapılmasını arzu etmiştir. Düğünün bu kadar zengin oluşunun bir bakıma Viyana çekilişini unutturmak ve aynı zaman da da askerin savaş gücünü yeniden canlandırmak için düşünülmüş olması muhtemeldir. 27 Haziran 1530 da başlayan ve 52 gün devam eden sünnet düğününe devletin ileri gelenleri, başta Venedik doçu (cumhıırreisi) olduğu halde yabancı devlet mümessilleri de davet edilmişti. Düğün günü hipodrom ve çevresine renk renk, çeşit çeşit çadırlar kurulmuş, meydanın kuzey tarafına mehterhane, taş sütunlar üzerine de padişahın muhteşem tahtı yerleştirilmşiti. Üzerinde altın rengi bir gölgelik bulunan ve zirvesinde kıymetli kumaşların, bayrakların dalgalandığı padişahın çadırı diğerleri arasından hemen ayrılıyordu. Bu düğünler esnasında günlerce devam eden kabul törenlerini, ziyafetleri, eğlenceleri, padişahın çadırını, davetlilere mahsus yerleri, İbrahim Paşanın sarayını ve sanat erbabının resmi geçitlerini Derviş Abdi, Murat 111 sürnameleri ile Hünernamedeki minyatürlerde görmek mümkündür.
Hipodrom Bizans tarihinde olduğu gibi Türkler zamanında da kanlı olaylara sahne olmuş, yeniçeri isyanlarında burada toplanılmış, talepler burada olmuş ve buradan saray kapılarına dayanılmıştır. XVII. yüzyılda Mehmet IV un (1648 - 1687) ilk saltanat yıllarındaki sipahiler ile yeniçerilerin kanlı
mücadelesi, vaka-i vakvakiye, tarihteki yegâne recim hâdisesi ve Yunanlıların İzmir'i işgalini protesto eden büyük miting hep burada olmuştur.

HİPODROM VE CİVARINDAKİ HAFRİYATLAR :
Hipodrom üzerindeki arkeolojik araştırmalar ilk defa 1918 yılında Dr. \Vigant ile E. Mamboury tarafından ele alınmış ve gradenlerin istinat ettiği kuvvetli inşaat izlerine rastlanılmıştır (10).
Bundan sonra arkeologların dikkatini üzerinde toplayan hipodromda araştırmalar başlamış ve bu meyanda 1935 - 1938 yılları arasında J. H. Bakster heyeti burada büyük saray mozaiklerini meydana çıkarmıştır. 1939 yılında da hipodromun kıızey-batısında yer alan hapishane binası yıkıldığı zaman üzerinde fresk parçaları bulunan bazı Bizans duvarları ortaya çıkınca A. M. Schneider burasının St. Euphemia'ya ait martyerion olduğunu ileri sürmüştür Üzerinde önemle durulan bu kısımda 1942
yılında Alman arkeoloji enstitüsü namına A. M. Schneider ve R. Naumann'ın nezareti altında yapılan hafriyat sonucunda St. Euphemia martyriyonu hakkında kesin malûmat edinilmiştir (12).
Bugünkü Tapu ve Kadastro dairelerinin arkasına rastlayan sahada 1950 yılında Adliye Sarayının temel hafriyatı esnasında bazı arkeolojik buluntulara rastlanınca burada İstanbul Arkeoloji Müzeleri 1952 yılı sonlarına kadar devam eden kazılara başlamış-tır (13).Bu araştırmalar sırasında İbrahim Paşa sarayının arkasına isabet eden sahada, giriş mahallinde iki sütun kaidesi bulunan ve beyaz mermerden büyük stylobat bloklarının üzerine oturduğu temel duvarlarına rastlanılmıştır. İlerleyen çalışmalar neticesinde St. Euphemia martyrionu merkez olarak alınmış ve bu kısımdaki binalar manzumesinin duvarları 3.50 m. yükcekliğe kadar tuğla hatıll ı, muntazam işlenmiş kalker blokları halinde meydana çıkarılmıştır.

Bu kalıntıların altındaki sahada hipodroma ait bazı izler bulunmuştur. Bunlar arasında önce hipodromun oturma kademelerinden takriben 12 m. uzunluğunda sekiz sıra hafredilmiş ve sonra da açılan bir tranşeden de 5 m. derinliğe inilmek suretiyle zemin ile ön istinat duvarları tespit edilmiştir.
Hipodrom kalıntıları üzerinde yapılan tetkik neticesinde, bunlar üzerinde çeşitli ilâve ve onarımların izlerine rastlanılmışsa da moloz taşından yapılarak doğrudan doğruya toprak üzerine oturan gradenle
rin ve aralarındaki tuğla ayakların Septimius Severııs devrine ait olduğu anlaşılmaktadır.
Bu araştırmalardan başka 1952 yılı Nisan ve Mayıs aylarında Prof. T. D. Rice'nin başkanlığı altındaki Edinburg üniversitesinden bir heyet Sultan Ahmet Camiinin güneyindeki arasta kemerleri arasında bazı sondajlarda bulunmuştur. Bu heyet 1935 - 1938 yılları arasında J. H. Bakster heyetinin meydana çıkardığı büyük saray mozaikleri üzerinde çalışmış ve bu eserleri bir çatı altına alarak burada bir mozaik müzesinin kurulmasına önayak olmuştur (14).Hipodrom ve civarındaki bütün bu hafriyatlar neticesinde mimarî buluntulardan ayrı olarak pek çok Roma, Bizans ve Türk keramiğine bir arada karışık olarak rastlanılmıştır (15). Ayrıca burada bulunmuş M. S. 9. ve 12. yüzyıllar arasına tarihlendirilen Bizans sikkeleri, mimarî elemanların bir kısmı ve bazı heykel parçalan İstanbul Arkeoloji Müzesine götürülmüştür.


Alıntı : BİZANS DEVRİNDE HİPODROM
ARKEOLOG ERDEM YÜCEL http://dergi.mo.org.tr/dergiler/2/148/1892.pdf






PAYLAŞ
Banner

Danisman Hocam

YORUMLAR:

0 comments: